Tarih 8 Ağustos 2014. O zamanlar düzenli sayılabilecek aralıklarla kendi çapımda yazıyormuşum. Yaklaşık üç yıl öncesini gösteren o tarihteki yazımın başlığı şu: “Tarihin Döküldüğü Demlerdeyiz”. O günden bugüne gerek ülke olarak bizzat yaşadığımız gerekse bizim dışımızda (bizimle bağlantılı veya bağlantısız) gelişen/yaşanan dünya olaylarına baktığımda o yazıdaki kanaatlerimi bugün de muhafaza ediyorum. Süreç gelişerek devam ediyor. Şöyle ki:
Dökülme süreci beklendiği gibi epey gürültülü geçiyor. Can derdinde olanlar, mal derdinde olanlar ve ‘mal canın yongasıdır’ diyerek aynı anda her ikisinin birden elde tutulmasını hayat-memat meselesi bilip cansiperâne mücadele içinde olanların çabalarını hep birlikte yaşıyor ve izliyoruz.
Görülen o ki, biz bu dökülüşte sıramızı savdık, epeyce ayaklarımız suya erdi; en azından ben öyle görüyorum. Ve fakat henüz işimiz bitmedi, fiili dökülmenin devamı olarak yeni mecramızı oluşturmakla meşgulüz. Daha doğrusu tarihin kendine açmakta olduğu mecranın şekillenmesinde olabildiğince etkin pay ve katkı sahibi olma çabamız devam ediyor. Lakin bunu, dışarıdan bir etki/müdahale olmadan paşa gönlümüzün istediği gibi yapabilmemiz mümkün değil. Öteden beri akışa yön verenler, canı istediğinde suyu bulandırıp canı istediğinde durgunlaştırma kabiliyet ve imkanına sahip olan güçler elbette tarihin akacağı mecranın mahiyetini kendi değirmenlerine bol su taşıyacak şekilde belirlemek isteyeceklerdir. Haliyle beklendik çatışma ve zıtlaşmalarla beraber beklenmedik uzlaşma sahnelerini de bir müddet daha göreceğiz.
Tarihin dökülmesi öyle az buz bir hâdise değildir. Çok şeyleri değiştirir, çünkü neticede büyük alt-üst oluşları içinde barındırır. Kimi zaman, adı sonradan konacak çağ değişimleri yaşanır, kimi zaman -insanlık ve milletlerarası münasebetler bağlamında- dünyanın kaptan köşkünde ve mürettebat arasında ister istemez nöbet ve hiyerarşi değişiklikleri gündeme gelir, herkesin değişmez ve dokunulmaz sandığı birçok kavram, kural ve sistem yeniden yorumlanır v.s. Hasıl-ı kelam eski köye yeni âdetlerin gelmesi de beklenebilir değişimler cümlesindendir. Bu meyanda epeyce ezber bozulmaları da olağan karşılanmalıdır.
Tarihin sıralaması mı öyleydi yoksa hadiseleri öngörme ve yönetme kabiliyetlerinin neticesi olarak mı bilemiyorum ama görebildiim kadarıyla bugüne kadar dünyanın kaderinde sözsahibi olarak bildiğimiz süper güçlerin dökülme macerası bizden sonraya kaldı. Bu mevzuda kaleme aldığım yazılarda ifade ettiğim tespit ve öngörülerim isabet kaydettiği takdirde, çok sürmez yakın gelecekte dökülmekte geç kalan ağır topların nasıl hercümerc olduğunu görmek mümkün olacak. Ayrıca dünyanın sözünü ettiğim blok ve toplumlarının sorun çözme, kaos yönetme gibi herkesçe bilinen maharetlerinin bu süreçte ne kadar işe yarayıp yaramayacağını da gözleme imkanımız olacak.
Aslında bu becerilerini; rahmânî mi şeytânî mi, insanlık için mi yoksa sadece kendileri nezdinde insan olarak etiketledikleri için mi, ne maksatla kullandıklarını bilen biliyor. Ama bu süreçte görmeyen gözlerin de bunu daha yakından müşahede etme imkanı olacaktır.
Uzun süreli sıkıntı, gerilim ve yaygın deyimiyle ‘stress’ sadece insanın tahammül sınırını zorlamakla kalmaz; aynı zamanda hayatın, dünyanın, tabiatın da ilânihaye dayanamayacağı bir haldir. Batı bu konuda sınırları çok zorladı, kamu vicdanında onulmaz yaralar açtı. Bunun elbette bu dünya hayatında da bir bedeli, ön ödemesi olacaktır. Olmalı da..
Görelim bakalım, şelâle-i devrân neler gösterecek!.